Eylül 2025’te 5 gün BAE’de (Birleşik Arap Emirlikleri) kalmam gerekti. Gündüzleri ofise çevirdiğim otel odasında veya toplantılarda idim, akşamları da Dubai’de — sandığımdan fazla olduklarını sonradan farkettiğim — arkadaşlarımı gördüm. Gördüğüm arkadaşlarım Türk, Hintli, Yunanlı, İngiliz, Kanadalı-Kongo-Müslüman-Hintlisi gibi geniş bir yelpazedendi, en azından ülke ve sektör olarak iyi bir yelpazeden bilgi aldığımı sanıyorum.
BAE’ye gitmeden önce ülkeyi anlamak istedim, Amazon’dan ve Goodreads’den okunacak kitap aradım ama çok az satın alınmış ve çok çok az yorumlanmış 3 kitap bulabildim. Dubai’de oturan arkadaşlarım, “Dubai okunmaz, yaşanır” şeklinde söz birliği ettiler.
Ülke hakkında güzel bir kitap bulamamak garibime gitti, çünkü BAE bizim hayatımız boyunca Çin ile birlikte en müthiş gelişmeyi gösteren ülke olmalı. Havadan gelen petrol parası olarak açıklamak mümkün değil; petrol parası körfez ülkelerinin hepsinde var ama bunu gerçek bir ekonomiye çevirmeyi tek beceren ülke (henüz) BAE. Ülkenin Amerika’daki büyükelçisi Yousef al Otaiba‘nın iddiasına göre artık gayrisafi milli hasılanın 1/4’ünden azı enerjiden geliyor.
Bunun nasıl başarıldığını anlamak istiyordum.
Sonunda 3 kitaptan Michael Quentin Morton tarafından yazılmış olan Keepers of the Golden Shore isimlisini seçtim ve okumaya başladım, Dubai uçağında da bitirdim. Kitap BAE’nin 1900’lerden başlayan tarihini 2015’e kadar anlatıyor. Bana oldukça tarafsız geldi ama Dubai Mall’daki muazzam Japon kitapçısındaki BAE bölümünde bulamayınca acaba biraz fazla tarafsız mı olmuş diye şüphelendim.
Kitapta öğrendiklerimin bir kısmını daha sonra bir Japon turist kafilesi ile beraber gezdiğim Al Shindagha müzesinde de biraz daha iyi anlayabildim. Sonuçta kafamı kurcalayan “Neden sadece BAE bu işi başardı?” sorusunun cevabının şu olduğuna karar verdim: hem Abu Dhabi hem Dubai birkaç jenerasyon üst üste tüccar ve akıllı şeyhler, bazen de kısmen de olsa perde arkasından çalışan akıllı şeyh eşleri tarafından yönetilmiş.
BAE Tarihi
Çok övülen bir Louvre müzesi de olan Abu Dhabi’ye gitme fırsatım olmadı; orası Dubai’ye göre biraz daha sakin, biraz daha az liberal ve biraz daha az yabancı nüfuslu imiş. Zaten orada petrol olduğundan Dubai kadar tüccar olmalarına gerek de yok ama tarihlerinin 1900 civarında başladığını kabul edersek iki emirlik de o zamanlarda büyük birer kasaba kadarlar (Dubai’nin 1900 yılındaki nüfusu 19.000). Şimdi şehir olan yerlerde bile her mevsim oturmuyorlar, göçebe bir hayat tarzı var. Halk vahalarda hurma yetiştiriyor, denizde balıkçılık ve inci avcılığı yapıyorlar, bir nebze de başta altın olmak üzere kaçakçılık ve ticaretten para kazanıyorlar. Basra’dan at, İran’dan halı, Umman’dan hurma, Hindistan’dan pamuk, Zanzibar’dan köle vs.
O zamanlarda bazıları akraba, bazıları düşman, bazıları ise hem akraba hem düşman olan kabileler sürekli rekabet halindeler: ufak savaşlar, kan davaları, karşılıklı göz dağlamalar zaman zaman bölgedeki ticareti de etkileyince aslında bu bölgeyle ilgilenmeyen İngilizler, İngiltere–Hindistan yolunda asayişi garanti etmek için konuya müdahil olmaya karar veriyorlar.
İngilizler bölgeye bir cins vali atıyorlar — bu kişi önceleri bugünkü İran’da, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise Bahreyn’de oturuyor. Şimdiki emirliklere de birer ataşe yerleştiriyorlar. Bunlar bir süre sonra emirlikler ile “siz bizi dinlersiniz, biz de bölgede barışı sağlarız” anlaşması yapıyorlar. Sonraki 50 sene aşağı yukarı bu şekilde.

Photo: Tim Reckmann, (https://creativecommons.org/licenses/by-sa/3.0), via Wikimedia Commons
İkinci Dünya Savaşı sonrası parası biten İngilizler önce Hindistan’dan, sonra da bu bölgeden çekilmek istiyorlar. Bu esnada bölgeye ufak ufak hastane, okul vs gibi yatırımlar da yapıyor veya yaptırıyorlar. İngiltere’nin dünyadaki hegemonyasının sonu olarak kabul edilen 1956 Süveyş Kanalı olayları sonrasında İngilizlerin gücü iyice azalıyor ve bölgeden tamamen çıkmaya karar veriyorlar. Benim (bir İngiliz tarafından yazılmış) kitaba göre emirler İngilizlerin çıkmasını istemiyorlar ama İngilizler iç sorunlardan dolayı, bu bölgeye çok para harcamasalar da çıkmak zorundalar.
Bu zamanlarda önce Irak, sonra İran’da petrol bulunmuş zaten; petrolü çıkartıp satmak için ABD veya Avrupa ülkelerinin hakimiyetinde, yerel ortakları da olan petrol şirketleri kuruluyor. Bildiğimiz hikayeler buralarda da geçerli (ismi milli kendisi milli değil İngiliz/Fransız/Amerikan şirketler, ortaklıklar, yerel ilişkiler vs.). Etrafta her yerde petrol çıkınca burada da çıkması lazım diye düşünen bu şirketler, yaptıkları sondajlar sonunda 1950’lerin sonunda Abu Dhabi’de (çok), sonra da Dubai’de (az) petrol bulunca olay değişmeye başlıyor.
Dubai bu zamana kadar bir ticaret kasabası olarak ufak ufak büyümüş ama elektriğin gelmesi bile 1960’ı bulmuş. 1950’lerde evlerde su sistemi yok, bulaşıklar kuyulardan çıkan tuzlu su ile yıkanıyor. Ülkelerin iç taraflarında Suudiler tarafından organize edilen köle ticareti her şeye rağmen devam etmekte. Eğitim sistemi yok gibi, okuyabilecek kadar varlıklı olan çocuklar sadece Kur’an dersi alıyorlar.
O zamanki Dubai Emiri Şeyh Said ileri görüşlü ve bulduğu becerikli İngiliz danışmanlarını dinleyen birisi. Ayrıca diğer şeyhler gibi ticareti küçümsenecek veya günah bir şey olarak da görmemiş. Önce Dubai’nin doğal limanı olan, bizim Haliç’e benzer nehrimsi Dubai Creek’i temizliyor, kazıyor ve gemilerin kolay girmesini sağlıyor. Sonra daha da büyük bir liman yaptırıyor, ilk Arap bankasını kurduruyor, havaalanı yaptırıyor. Emirates havayollarının kurulması 1985, rakibi Abu Dhabi’li Etihad ise 2003.
Altyapı sorunları azalırken bir taraftan da 7 emirlik BAE’yi kurmaya karar veriyorlar. Başı çeken Abu Dhabi daha büyük, daha zengin ve petrollü olduğu için lider; ama Dubai de ticaret sayesinde önemli bir yer olduğu için eşitler arasında ikinci pozisyonuna geçiyor, hâlâ da öyle.
Petrol gelirleri ile iki emirlik de hızla gelişmeye başlıyor. Arada diğer ufak 5 emirlik de payını alıyor. Bu zamanlarda Japonya’da yapay inci icad olduğu için inci ticareti artık bitmiş durumda, hurmacılık da bir yere kadar. Şeyh Said yine akıllı bir hareketle vergileri indirip Dubai’yi vergi ve ticaret cenneti yapıyor.

Photo: NASA / Tim Kopra, public domain, via Wikimedia Commons
Hızla 2000’lere gelirsek Dubai 2008 krizinden çok etkileniyor. Havaalanında bırakılan Porsche arabaları haberlerden hatırlıyoruz. O zaman hurma ağacı şeklindeki Palm Jumeirah’taki evlerin değeri %60 kadar düşmüş. Bu krizden Dubai’yi Abu Dhabi’nin varlık fonu kurtarmış. Ardından bildiğimiz meşhur binanın ismi Burj Dubai’den, Abu Dhabi’li Şeyh Khalifa bin Zayed Al Nahyan’a teşekkür amacıyla Burj Khalifa’ya çevrilmiş.
Sonraki yıllarda 4-5 sene daha düşüş devam etmiş. O zamanlardan beri Dubai’de olan arkadaşım Kerim, AVM’lerde 4 dükkandan birinin kapalı olduğunu ve kiraların her sene düştüğünü hatırlıyor.
Kovid, Ukrayna savaşı ve sosyal sistemleri Kovid sonrası tıkanmaya başlayıp vergileri arttıran batılı devletler — bunların hepsi Dubai’nin büyük şansı veya başarısı denebilir. Önce Kovid sırasında birçok kişi “zaten vergi cenneti, havası da sıcak, kurallar da esnek” diye düşünüp Dubai’ye taşınıyor. Ardından ekonominin bel kemiği olan Hindistan yarımadası ülkelerinin zenginleri vergi avantajları için geliyorlar. (Bir Hintli arkadaşım yaklaşık 10 senedir vergi vermediği için ne kadar parası olduğunu bilmedini söyledi!) Bunu dünyadan kovulan zengin Ruslar ve en son 2025’te de İngiltere’den yüksek vergilerle kovulmuş kadar olan bazı İngiliz zenginleri izliyor.
Bu esnada, Birleşik Arap Emirlikleri zenginliği ve dünyadaki etkisi arttıkça dış ilişkilerde de “açılmaya” başlıyor. 2012’de dünyanın dördüncü büyük silah ithalatçısı olduktan sonra, başta Afrika olmak üzere çeşitli ülkelerde çeşitli şekillerde boy gösteriyorlar. Bir taraftan da Suudi Arabistan ile olan rekabetleri sertleşiyor. Körfez AB’si kurmak isteyen grup içinde gereksiz bir gerginlik.
Bu diğer ülkelere etki etme işini neden yaptıklarını anlamıyorum. Ortadoğu’nun İsviçre’si için büyük bir hata, Ortadoğu’nun Singapur’u için aymazlık. Adeta Yunan trajedilerindeki gibi: güç sonrası gelen kibir, ve onun sonucu başına iş açma.
Nüfus Yapısı ve Kurallar
Şu anda nüfusun %90’ı yabancı. Yabancıların da yarısı Hindistan yarımadası kökenli. 300-400 bin Rus, 250-300 bin İngiliz olduğu tahmin ediliyor. Servis işlerini çoğunlukla ya Hintliler ya da Afrikalılar yapıyor. Emirati denilen, mülk ve vatandaşlık sahibi yerel halkın tamamı zengin olmasa da hiçbirisi yoksul değil. Ülkede politik güç, (dünyayı yöneten 5 aile gibi!) kabileleri yöneten 7 ailenin elinde.
BAE biraz Singapur’u andıran otoriteryen bir yönetim stiline sahip. Eğer sorun çıkartmazsanız, yazılı ve yazılı olmayan kurallara uyarsanız kağıt üstünde bile ikinci sınıf olarak güzel güzel yaşıyorsunuz. Süresiz oturum izni almanız veya vatandaş olmanız imkânsız gibi ama oturma izniniz düzenli olarak yenileniyor. Perde arkasında kurallara uyup uymadığınız teknoloji sayesinde gittikçe daha sıkı bir şekilde sürekli denetleniyor.
Kurallar ne derseniz, basit:
- Emirati halk ile takışmamak
- “İçinde bulunduğumuz bu hassas zamanlarda” halkı kin ve düşmanlığa sevk edebilecek konulardan kaçınmak. Kaçınmak dediysem konuşmamak, sosyal medyada veya başka mecralarda asla yazmamak
- Ülkenin temiz, kurallı, güvenilir ve suçsuz olduğu imajını bozacak davranışlarda bulunmamak
- Radikal veya politik İslami hareketlere bulaşmamak
- “Antisosyal” davranışlarda bulunmamak, toplum huzurunu bozmamak
Kurallara uymayanlar ivedilikle ülkeden atılıyorlar. Hatta üçüncü sınıf kabul edilen bazı ülkelerden geliyorsanız bir süre o ülkeden kimseye vize verilmiyor. “Nijeryalılar barda kavga etmiş, Nijerya’ya vize kesilmiş” diye bir hikaye duydum.
Gezinirken en çok farkedilen ülkeler tabii ki başta Hindistan yarımadası (tüm taksiler, temizlik, servis sektörleri) ve sonrasında daha çok müşteri konumundaki Ruslar (ve Ukraynalılar) ve İngilizler başta Batı Avrupalılar.
Önemli Hint bayramı Diwali olduğunda tüm şehir ışıklanıyormuş mesela. Hıristiyan bayramlarında çam ağaçları kuruluyormuş. Rusların çok olduğu yerlerde menüsü sadece Rusça olan kafe ve lokantalar varmış. Batubay beni mükemmel bir Rus balıkçısına götürdü mesela, bizden başka herkes Rus idi. Hindu bir arkadaşım BAE’nin ılımlı ve hoşgörülü İslam’ın çok güzel uygulandığı bir ülke olduğunu söyledi.
Güvenlik
2025 Eylül ayında oradaydım demiştim, birçok arkadaşıma güvenlik konusunu da sordum, sonuçta İran körfezin karşısında. Herkes “3 tane üste ABD askeri var, onlar koruyorlar, hiçbir şey olmaz” dedi. Ayrıca İsrail’deki Demir Kubbe’ye benzer bir savunma sisteminden bahsettiler.
İran savaşının olacağı, ülkenin bu şekilde zarar göreceği, yaşayanların günde 8 kez sığınağa koşmak zorunda kalacağı kimsenin aklına gelmiyordu. Öte yandan başta BAE olmak üzere Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan, Irak’ın hemen hemen tüm ticaretinin de İran’ın canı isterse adeta atom bombası atar gibi kapatabileceği Hürmüz Boğazı’ndan geçmek zorunda olduğu da konuşulmadı.
Tüm ticaretleri bu boğaza bağlı körfez ülkelerinin Ronaldo’yu getirmeye, Newcastle United’ı almaya, Neom gibi bir “ucube”‘ye para gömmeye para harcarken neden daha fazla petrol boru hattı yapmadığını da ancak kibir ile açıklayabiliyorum.
Dubai’ye gitmeden önce hem Peter Zeihan’ın Dünyanın Sonu Şimdi Başlıyor hem de Tim Marshall’ın Coğrafya’nın Gücü kitaplarında dünyanın en stratejik boğazlarından birisi olarak Hürmüz Boğazı’nı okumuş olmama rağmen ben de durumu yeteri kadar sorgulamadım.
Zeihan dünyanın eskisi gibi ticaret yapılan bir yer olmayacağı, korsan devletlerin kendi bölgelerinden geçenlerden haraç alacağı iddialarında bulunurken de gülüp geçmiştim. Şimdi bu hatam sonrası Zeihan’ın diğer kötümser iddialarını daha fazla ciddiye almaya başladım.
Müşteriler
BAE gibi göçmenler tarafından çekip çevrilen ülkelerde, biz Türklerin aklına pek gelmeyen başka bir durum daha var: bir sorun çıkması durumunda ülkenin %90’ı vatandaş olmadığı için savaşıp ülkeyi korumak yerine basıp ana vatanlarına dönebilirler. Bugün (Nisan 2026) itibariyle ülkedeki İngilizlerin %10-15’i geri dönmüşler.
Eski krizlerde sorun ekonomik olduğu için biraz farklı olmuş. İnsanlar işsiz kalınca ülkeyi terk etmişler ve onların gitmesiyle daha büyük bir nüfusa hitap eden emlak, okul, hastane gibi hizmetler azalmış veya bitmiş — bu da krizi daha da kötü yapmış. Bundan akıllanan yönetici sınıf son küresel kriz olan Kovid sırasında parası olanlara kolay bir şekilde oturma izni çıkartarak ve vergi teşviki vererek nüfusu arttırma yoluna gitmişler.
Tabii bu %90’ın bir kısmı hizmet sağlayıcısı, bir kısmı ise müşteri. Kendi rızası ile gidenler daha ziyade müşteri durumunda olanlar. Hizmet sağlayıcısı Hintliler zaten BAE’ye çalışmaya gelmiş, ülkesinde kalsa aynı şekilde iş bulmakta zorlanacak bir grup. İki grup da aynı zamanda ev sahibi yerel halkın müşterisi, çünkü sayıları arttıkça şehirler büyüyor ve çöle doğru yollar, evler, ofisler yapılıyor. Mülk sahibi yerel halk da buradan daha da zenginleşebiliyor.
Hem Devletçi hem Vahşi Kapitalist
Ülkenin gelişmesi hibrit bir sistem ile oluyor. Devlet kararları alıyor ve altyapıyı sağlıyor. Emir komuta zinciri sayesinde – Çin gibi – her şey çok hızlı. Benim otelim Zaa’beel diye bir mahalledeydi; Zaa’beel “su olmayan kumluk yer” demekmiş. Gökdelen olan otelden ileri doğru bakınca mahalle yapılmadan önce orası nasılmış insan anlıyor. Otelin yanına kocaman bir park yapılmış, yemyeşil — fakat Eylül sıcağında bomboş. (Ülkenin ismi BAE değil de Zaa’beel olsa da olurmuş.)
Şehirleri geliştirirken devlet biraz daha uzak bir yere bir uydu yerleşim yeri yapıyor, arasını da yol ve metro ile bağlıyormuş. Bir süre sonra uydu şehir ve ana şehir, zaten nüfus geldiği için, birleşiyormuş. Su olmadığı için plansız büyümek söz konusu değil zaten.
Yönetim sadece Emiratilere bedava devlet hizmeti sunuyor, bundan dolayı hizmet sağlayıcı göçmenler çok çalışmak ve çok efendi olmak zorunda. Taksicilerle ne zaman politika konuşmaya kalksam kibarca susturuldum, bana sadece BAE’nin ne kadar harika bir yer olduğunu anlattılar. Ayrıca taksiden inerken hemen hemen hepsi Uber uygulamasında kendilerine yüksek not vermemi özellikle rica ettiler.
Mevsimden ve yaşam şeklinden dolayı sokaklar yürümeye çok uygun değil; herkeste araba var, metro da doğru hattaysanız fena değil, daha fazla ödeyene daha rahat altın vagon ve bir zamanlar Türkiye’de de çok konuşulan ama olmayan sadece kadınlara ait pembe vagonlar var.
Dubai araba için tasarlanmış. Yürüyüş yapmak isteyen müşteriler dev alışveriş merkezlerine gitmek zorundalar. Son zamanlarda deniz kenarında gayet güzel yürüme ve koşu alanları yapılmış ama oraya da arabayla gitmek lazım.
Erol ve Gökhan’ın beni koşuya götürdüğü sabah 50-60 kişilik kızlı erkekli hepsi gayet fit bir expat genç grubu toplu koşuya çıkmıştı. Kendi müzikleri eşliğinde muhtemelen koçları olan abiyi takip ederek yanımızdan geçip gittiler. Biz de koşumuzu bitirip ılık Basra körfezinde bir ıslanıp kumlarımızı silkeleyerek güzel bir kahve içtik.

Photo: 2005, [CC BY-SA 3.0](https://creativecommons.org/licenses/by-sa/3.0), via Wikimedia Commons
Şehirde müşteri ve turistlerin memnuniyeti için mükemmel müzeler de yapmışlar. Birkaç tanesine gittim, bir de eski şehri anlamak için Dubai Creek denilen nehrimsi bölgede dolaştım — o bölge de müze gibiydi. Gelecek müzesi gibi müzelerle de vizyonlarının teknoloji olduğunu vurgulamışlar (bence eğer teknolojiyi zaten takip ediyorsanız gitmenize gerek yok, ama dışarından çok fantastik duruyor). Abu Dhabi’deki müzeler İran izin verirse, bir dahaki seyahatime kaldı.
Son olarak bu yazımı okuduktan sonra “uygundur” damgası basıp dosyama ekleyecek olan mal sahiplerine bir notum var. Gittiğim tek devlet dairesinde bana oldukça kibar ve hızlı muamele eden Fenerbahçe taraftarı memur bey’e selam söyleyin — yakında yaz gelip de Dubai fazla sıcak olunca Bağdat Caddesi’nin tam zamanı olacak.

Yorum Yazınız / Leave a Reply