The Sopranos biz ABD’deyken başlayıp meşhur olmuştu ama HBO’ya abone olmadığımızdan ve mafya dizileri pek ilgimi çekmediğinden uzak durmuştum. Birkaç sezon sonra The Economist‘te methiyeler düzülünce meraklandım, ama bu sefer de 6 sezon olmasından çekindim.
Sonunda 6 sezonu edindim ve Sopranos uzun süre izlenecek DVDler rafımda bekledi. O esnada konuştuğum Sinan tüm zamanların en iyi dizisi olduğunu iddia etti, Cem ise “Keşke yerinde olsam da 6 sezonu baştan oturup izlesem” dedi. Wikipedia Sopranos’un dizi endüstrisini yeniden yarattığını yazdı.

Biraz daha araştırınca dizinin 25 Emmy ve 5 Altın Küre aldığını, yaratıcısı David Chase’in sunumu sonrasında HBO’nun o zamanki başkanının baş karakter Tony Soprano için:
“40’li yaşlarda, annesiyle sorunları olan, karısını sevmesine rağmen metreslerle düşüp kalkan, iki genç babası, ajite, depresif, psikoterapi ile hayatının anlamını arayan bir karakter. Tanıdığım herkesten tek farkı New Jersey’nin baş mafya babası olması”
dediğini okudum. Yukarıdaki özelliklere sahip tanıdığım olmadığı gibi genel tarif de pek ilgimi çekmedi. Ama buna rağmen zevkine güvendiğim herkesin diziyi bu kadar beğenmiş olması iyice meraklandırdı.
Bizim oğlanın yataktan çıkabilmesinden kendi kendine uyumaya başlaması arasında geçen azap dolu 6 ay boyunca zaten saat 20:00 ile 22:30 arası mücadele ile geçiyordu. Değil TV izlemek bazen oğlandan bile erken yattığım oluyordu, dolayısıyla Sopranos’a ancak 2009 Kasım’ında başlayabildik.
Daha ilk bölümlerde koltuğa çivilendik. Senaryo mükemmel, karakterler harika çizilmiş ve Oskarlık (Emmy’lik) aktörler çok inandırıcı, benim için mühim olan müzikler de gayet ince ince seçilmiş. Mafya dizisi olmasına rağmen asıl tema mafyadan ziyade insan psikolojisi olduğundan Dostoyevski yazsaymış olurmuş.
Bitsin istemiyorum, bitince de tavsiyelere açığım.

Yorum Yazınız / Leave a Reply