www.sarapci.com

Curiosity is, in great and generous minds, the first passion and the last – Dr Samuel Johnson

Nasıl Mimar Olmadım?

Ilkokula yeni basladigim yillardi. Kardeşimin ön dişleri yeni çıkmıştı, relere ye diyerek konuşuyordu. Kavga etmeye bile başlamıştık. Onunla bir yatak odasını annemle bir calışma odasını paylaşıyorduk. Annem artık bizim yeterince büyüdüğümüze karar vermis ve peyzaj mimarlığı yüksek lisansına başlamıştı. Dendroloji diye güzel isimli bir dersi vardı.

Küçük çalışma odamız annemin dokundukça hışırdayan aydınger kâğıtlarından geçilmezdi. Benim Hayat Bilgisi kitabım, onun bitki sosyolojisi kitabıyla yan yana dururdu. Ben Atatürk’ün kargaları kovalamasını ezberlerken, o da kayın ağacının Latince ismini (Fagus sylvatica) ezberlerdi. Kardeşim ise aydınger kâğıtlarıyla oynamayı çok severdi. Annemin ortada bıraktığı çizimleri top yapar, keser, anlamsız şekillerle boyardı.

Yüksek lisans tezi, kâğıtları çok seven kardeşim sayesinde iki kere yırtılıp, kesilip çöp olunca (o zaman dijital çizim yoktu, her şey elle çizilirdi) annem o sevdadan vazgeçti ve çalışmaya başladı. Bu sefer güzel çizim masasını işine taşımıştı. Ofisine gittiğimde değişik kalınlıklardaki rapido kalemlerini kullanarak turuncu şablonu ile defalarca adımı yazardım. Şablonun T cetveli üzerinde pürüzsüzce kayması çok hoşuma giderdi. Ara sıra okula götürdüğüm güzel silgilerini kullanmak için yazıp siler, sonra da silgi tozlarını temizlemek için kullandığı fırçası ile masasını temizlerdim.

En zevklisi annemi çizim yaparken izlemekti. Yatak çizerdi ve üstüne köşeleri sivri bir yastık koyardı. Kapıları, açılış yönünü göstermek amacıyla, hareket gösteren karikatüristler gibi bir yay şeklinde çizgi ile tamamlardı. Bir dikdörtgenin içine elips çizerek küveti gösterirdi. Ağaçlar kuşbakışı çizimde fen kitaplarındaki amiplere (veya kardeşimin resimlerine) benzerlerdi. Bu sade fakat amacı için yeterli çiziş yöntemine bayılırdım. Annem tasarım bitince oyuncak ev gibi bir maketini yapardı, ben de bazen maketi boyardım. Annemin kitapları arasında bakmaktan hiç bıkmadığım bir havuz kitabı vardı; içinde rüyalarımda sahip olacağım güzellikte örnek havuzlar olan bir kitaba her gittiğimde bir kez bakardım. Yıllar sonra bunlardan en sevdiğime benzeyen bir tanesini (dibinde fayans değil de doğal taşlar olan bir havuz) Pamukkale’de gördüm ve hayran kaldım.

Ortaokuldayken (Tarsus Amerikan) şanslıydım, çok iyi resim öğretmenlerimiz oldu, özellikle Amerikalı veya İngiliz (Mr Wood!) olanlar.  Standart aktiviteler haricinde, Papier-mâché ile maskeler, kendi kesip zımparaladığımız tahtalardan kuklalar ve uçurtmalar yaptık. Kırmızı-mor tonlarından seçtiğim renkler ile yaptığım minik evlerin kolajından oluşan şehir, annemin ofisinin gri keçe duvarına çok yakıştı.

Lisede (Koç Lisesi) resim seçmeli idi, ben de seçtim. Göz kapakları koyu mor far ile boyalı Can Hanım’ın dersinde, müzik dinleyerek çizerdik. Nedense o zamandan hiç eserim yok, ama tabii ki hayatımı değiştiren önemli adımları o zamanlarda attım. Lise üç öncesinde Cornell Yaz Okulu’na başvururken ilk tercihim olarak mühendislik (inşaat), ardından mimarlık yazdım. Başvurumu geleneklerimize uygun bir şekilde gönderilebilecek en son gün gönderdim. Yazın ortasında kabul mektubum iş adresine gelen ve mimar olmamı istemeyen babamdan haber geldi: “Maalesef mühendislik dolmuş olduğu için mimarlık…”

Babam pek hoşnut değildi, annem oğlunun kendi geçtiği ağır eğitimden geçmesini istemediği için kararsızdı ama içten içe sevindiğini biliyordum. Ben ise altı hafta mimarlığı deneme şansım olduğu için ve biraz da annem mutlu olduğu için memnundum.

Annem ve diğer mimar arkadaşlarından çok sabahlama hikâyesi dinlemiştim. Mimarlık eğitimi denince aklıma son dakikaya kadar bitirilmeyen projeler, etrafı kâğıt, karton ve zamk dolu odalar, bol kahve içilen geceler, uzak illerde dağ başında yaz stajları, artık kardeş gibi olan arkadaşlarla yorgunluktan sarhoş geçirilen uzun geceler geliyordu. Bir binanın içine giren insanın ruh halini etkileyebilmek üzere tasarlamak veya “içinde yaşanan heykeller” yaratmak, şehirlere unutulmayacak anıtlar vermek, düşündüğüm bütün diğer mesleklerden daha cazipti. Anatomik sebeplerden dolayı (erkeğim) bizzat çocuk doğuramayacağım için etrafta başka izler bırakmaya çok meraklıydım; en çok da bunun için mimar olmak istiyordum.

1992 yazında kafam sorularla dolu ve heyecandan karın ağrıları çekerek New York’tan altı saatte giden toz kokulu bir Greyhound otobüsü ile Cornell’in kasabası Ithaca’ya vardım. Yatakhaneme yerleştim. Fark ettiğim ilk enteresan şey bütün mimarların aynı yatakhanenin aynı koridoruna toplanmış olmaları oldu. Kısa zaman sonra bunun aslında pek de hoş bir şey olmadığını anladım. Nedense yatakhanede gece 11’de içeride olma zorunluluğu vardı ama bu saatler proje zamanlarında mimarlar için 1’e kadar uzatılmıştı. Yani bizi geç geldiğimiz gecelerde kolayca kontrol edebilmek için hepimizi bir araya toplamışlardı. Mimarlar olarak aldığımız bütün dersler de aynıydı. Her gün 09.00-12.00 teorik mimarlık dersi ve mimarlık tarihi, 13.00-16.00 stüdyo. Tabii neredeyse artan bütün boş zamanımızı da stüdyoda geçirecektik.

Cornell University, Sibley Hall
Cornell Üniversitesi, Mimarlık Binası (Sibley Hall)

Mimarlık derslerinde, yaz dersi alan üniversite öğrencilerini (birkaç Porto Rikolu) saymazsak benden başka yabancı yoktu. Amerikalıların da çoğu ya bir çeşit mimarlık dersi almışlardı ya da konuyla çok ilgililerdi. Ben ise gayet cahildim. Sanatçı yetiştirmemek için tasarlanmış eğitim sistemimizin de yardımıyla kendimi sudan çıkmış balık gibi hissedecektim.

İlk ödevimiz “Bir adet küp yapınız” idi. Çok kolay — kardeşim ile birlikte Milliyet’ten çıkan maket evleri yapar gibi hemencecik yaptım. İkinci ödev: “Şimdi bu yaptığınız küpü alın ve seçtiğiniz aşağıdaki soyut kelimelerden birini bu küp üzerinde gösterin.” Kelimeler şeffaflık, tork, kayma, katmanlama gibi kavramlardı. Bana göre en kolayını seçtim: Şeffaflık. Önce bir küp yapıp altı yüzünü sadece destek olacak kadar köşe kalacak şekilde kestim. Beğenmedim, başka bir küp yaptım, iki köşesini zikzak şeklinde kestim. Diğerleri küpe hiç benzemeyen fantastik şeyler yapıyorlardı; ben ise saçmaladıklarını düşünüyordum.

Profesörümüz gri kıvırcık saçlı, gözlüklü ve huysuz bir Almandı: Werner Goehner. Benim küpümü eline aldı ve muhteşem Alman aksanlı İngilizcesi ile, “Who done?” (Bunu kim yaptı ulan?) dedi. Öne çıktım.  “Yes, OK but zere is nasing ambiguous about zis,” (Fakat bunda muğlak bir şey yok). Ne diyeceğimi şaşırdım. Neden muğlak bir şey olması gerekiyordu, anlamadım. Acaba ambiguous kelimesinin anlamını bilmiyor muyum diye düşündüm.

O an bu sevemediğim adamın zevkinin ve benim yetenek ve fikirlerimin onda yarattığı izlenimin bana bir adet not harfi olarak döneceği fikri beni çok rahatsız etti. En azından matematiğe, fiziğe çalışırım; imtihanda yaparsam geçerim diye düşündüm. Sanatın sübjektif olabilen değerlendirme biçiminden hoşlanmadım. Bugün bakınca aslında Werner’a hak da veriyorum, muğlaklık zenginliktir ama o zaman vermedim. Zaten vaktimin tamamını hiç sevmediğim stüdyoda geçirmekten de nefret ediyordum. Mimarlığa bu ızdıraba dayanacak kadar tutkulu olmadığıma karar verdim.

Üçüncü ödevimiz aynı kelimeyi alıp bu sefer bir düzlem üzerinde anlatmaktı. Düzlem üzerinde şeffaflığı anlatmak bana tabii ki imkânsız geliyordu. Bu sefer düzlem üzerinden yol gibi girinti ve çıkıntılar yaptım; yolları gözünüzle takip edince öteki tarafa geçmek, düzlemi ters çevirmek gerekiyordu. Yani öteki tarafa izleyiciyi zorla götürüyordum. Bunu sürekli olarak yırtık pırtık kıyafetler, sigara delikli pardösüler giyen Werner’in sempatik asistanı Tim Ventimiglia (çok şükür) beğendi. (İlgisiz not: Ne zaman İtalyan soyadı uydurmam gerekse Ventimiglia’yı kullanırım. “Yirmi mil” demek.)

Cornell Sibley Hall, Critic Room
Kritik Odası (ve Werner’ın meşhur destek yapmayan sütunu)

Tembelliğimden şekillerimi mümkün olduğunca geometrik tutuyordum ki kesitlerini, değişik açılarda aksonometrik görüntülerini çizmesi kolay olsun. Mühendis gibi hesaplayıp, ancak ondan sonra yaratıyordum. İlk ödevlerden aldığım kötü notların hırsı ile artık daha fazla çalışmaktaydım; boş vakitlerimde gerçek bir sanatçı gibi eskiz defterimle geziyor, sürekli çiziyordum. Zaten mimarlık derslerinin çalışma kısmı ilk tasarıdan sonra çok da zor gelmiyordu. Müzik dinlerken çalışmak da mümkündü.

Ama yine de arada bir çıkan güneşte veya basık, rutubetli havada o sera gibi camlı binaya tıkılmak dayanılmazdı. Başlarda en azından maketlerimi alıp yatakhanede çalışmaya gittim; böylece biraz daha serin oluyordu ve dışarıda frizbi oynayan özgür insanları görmek zorunda kalmıyordum. Bir süre sonra maketlerin boyları büyüyünce, bir kez de tam yarı yolda sağanak yağmura tutulunca bunun imkânsız olduğuna karar verdim. Nefret etsem de stüdyoya alışmak zorundaydım.

Bu yüzey ödevi ile birlikte dönemin yarısı bitmiş oldu. Dönemin geri kalan üç haftası final projesi üzerinde çalışacaktık. O zamana kadar ben artık mimarlık okumak istemediğime kesin karar vermiştim. Artık Rick Rubin’in yaratıcılık hakkındaki kitabında dediği gibi yapacağım her şey zevk için olacaktı; böylesi daha iyi oldu.

Final projesi “Yakındaki gölün etrafında bir şeyi gözlemek için bir yer yapın” idi. Proje bir önceki yüzey projemize az buçuk benzemek zorundaydı. Stüdyo binasının hemen yanında, üstünde minik adasıyla minik bir göl vardı (Beebe Lake). Gölün suları insan yapımı bir setin üstünden muhteşem bir şekilde, gürültü ile, kenarları sivri kayalarla kaplı bir vadi açmış olan dereye dökülüyordu.

Diğerleri kuş gözlem yeri, rüya gözlem evi, kirlilik gözlem binası gibi projeler yapmaya başladılar. Ben ise şeffaflık kelimesini anlatan yüzeyimi alıp şelalenin içine oturtup sudak şeffaf bir duvar istedim. Şelale set yerine benim binam üzerinden taşarak dökülecekti. Binaya İsa gibi suyun üstünden ince bir yolda yürünerek geliniyordu. Yolun kenarları sudan birkaç santim yüksek, yürünen yüzey ise sudan birkaç santim alçaktı. Bu yol bir merdiven ile bitiyor, suyun üstünden geçtiği yüzeyin altına iniliyordu. Böylece su (Kızılmaske’nin Kafatası Mağarası gibi) binanın önünden üç yönde dökülüyordu. Binamda dikey yüzeyi sadece su oluşturacağı için dikey herhangi bir parça yoktu. Bir diyagonal merdiven dışında her şey yataydı ve bu yatay parçalar göl yüzeyinin devamını oluşturuyordu. Gerçek bir tasarımcı mimarın yapacağı gibi bu binanın yapılamayacak olması tabii ki şeklinin önemli özelliklerinden biriydi…

Falling Water House
İlham Kaynagım: Fallingwater House (Frank Lloyd Wright)

Projemin maketini yapmak bile dertli oldu; çünkü bu yatay yüzeyleri birbirlerine paralel tutmak için merdiven yetmiyordu, kartonun (kayanın) içine iyice oymak ise saçma olacaktı. Uzun çalışmalarım sonunda bir yerden artmış “L” şeklinde bir parçayı tutkal kuruyana kadar destek olarak kullanmaya karar verdim. Son gece ek yerlerini fütursuzca tutkala bulayıp kuruttum. Son gün geldi. Çizimlerim bitti; zaten bina köşeli olduğu için çizmesi kolay olmuştu.

Notun oldukça önemli bir oranını oluşturacak olan final kritiği başladı. Yaşlı hippi misafir profesörler, sigara delikli pardösülü asistan Tim ve artık beni sevmediğine kesinlikle emin olduğum Profesör Goehner yerlerini aldılar. Maketimi açıkladım ve meydanı onlara bırakırken o “L” şeklindeki parçayı maketin içinde unuttuğumu dehşet içinde fark ettim! Artık o saatten sonra alamazdım, aklıma anında bir yorum da gelmedi ve sustum. Ama sağ olsunlar, misafir kritikler o parçaya bayıldılar. Hatta muhabbetin çoğu o yanlış parça sayesinde oldu.

Bütün yatay yüzeyler arasında bir adet düşey parça harika bir kontrast yaratmaktaydı. L şeklinde olması binanın diğer 90 derecelik açılarına uyuyordu; ayrıca yatay yüzeyler fikrine destek verdiği yetmiyormuş gibi, binaya statik olarak da destek vermekteydi!

Böylece kritiğim harika geçti. Hem maketim hem de destekleyen (L parçası sonradan eklenmiş) çizimlerim diğer mimarlık profesörlerinin ve okulun gerisinin davetli olduğu sergiye seçildiler. Profesörümüzün bize kendi dizaynı olduğu için gururla gezdirdiği, tepede tavana değmeyen sütunları olan odada projemi gelene geçene heyecanla anlattım.

Bir sene sonra Cornell’e mutlu bir mühendis olarak döndüğümde, yazdan arkadaşlarımın bir kısmı da mimarlık eğitimine başlamışlardı. Ne kadar yalnız bir yer olduğunu bildiğim stüdyoya onları ziyarete gitmeyi ve o tutkal kokusunu tinerci gibi çekmeyi ihmal etmedim. Hatta zavallı mimar arkadaşlarım dönem sonlarında beni sergilerine çağırdılar. O sütunları tavana değmeyen tuhaf odaya hep o komik kritiğimi anımsayarak girdim.

Mimarlık içimde kalmadı dersem yalan olacak. Sevdiğim sanat dallarından birisiyle birazcık daha alakalı bir işim olsun isterdim. Mimarlık belki mesleğim olmadı ama bir yapının ruhunu tasarlama ve hissetme çabası, mühendis kafamla birleşip beni bugün olduğum kişi yaptı diyebilirim. Ama bazı şeyler not için olmayınca daha zevkli oluyor. Bu yazı da öyle.

New York, 2000

Zeyil

Seneler sonra birisi fikrim (!) ile Buildner Öğrenci Ödülü ve Buildner Sürdürülebilirlik Ödülü almış:

Matteo Marion, Asma Mağara

Detaylar burada: https://architecturecompetitions.com/trollstongueplatform

Latest posts

Archives

Comments

One response to “Nasıl Mimar Olmadım?”

Yorum Yazınız / Leave a Reply

  1. […] görünce zamanında benim de esinlendiğim(!) Frank Lloyd Wright yapmış diye düşündüm, lakin sonradan öğrendim ki bina ve bahçe ondan […]